Depressiyonist
- Her şeyin çürüdüğü, bozulduğu, cıvıklaştığı; şiddetin ve zulmün normalleştiği bir yerde depresyona girmek bir arıza değil, bir duyarlılıktır. Bu, sessiz ama ciddi bir direniştir. Hiçbir şey olmamış -olmuyormuş- gibi yaşamak ise uyumdur. Hastalık olan da uyum sağlamaktır.
Bu çağda depresyon bir bozukluk olarak adlandırılıyor.
Oysa çoğu zaman bozuk olan, bireyin ruhsal yapısı değil;
içinde bulunduğu dünyanın -ülkenin- ontolojik düzenidir.
Şiddetin süreklileştiği, zulmün sıradanlaştığı,
adaletsizliğin yönetim tekniğine dönüştüğü bir düzlemde
“iyi olma” talebi masum değildir.
Bu talep, uyum talebidir.
Uyum ise burada erdem değil, etik bir geri çekilmedir.
Depresyon, bu geri çekilmeye karşı ortaya çıkan bir sınır hâlidir.
İnsanın, kendisini aşındıran dünyaya verdiği
negatif bir bilinç tepkisi.
Hegel’in dediği anlamda olumsuzlama:
Varlığın, mevcut hâlini kabul etmeyişi.
Bu nedenle depresyonu yalnızca bireysel bir patoloji olarak okumak,
tarihsel ve toplumsal boyutu silmektir.
Çünkü ruh, toplumsaldan bağımsız değildir;
bilinç, boşlukta oluşmaz.
İnsan, dünyanın içinden geçerek kendini kurar.
Dünya çürüdüğünde,
ruhun sağlam kalması beklenemez.
Modern iktidar biçimleri mutluluğu bir norm hâline getirir.
İyi hissetmek, işlevsel olmak, üretmek, devam etmek…
Bunlar psikolojik tavsiyeler değil,
siyasal beklentilerdir.
Bu bağlamda depresyon,
işlevselliği askıya alan bir durumdur.
Ve tam da bu yüzden rahatsız edicidir.
Çünkü depresyon, düzenin akışını bozar.
Zamanı yavaşlatır.
İradeyi askıya alır.
Bireyi, “neden” sorusuna geri fırlatır.
Bu hâl, bilinç için tehlikelidir;
ama iktidar için daha tehlikelidir.
Ancak burada bir ayrım zorunludur:
Depresyon, başlı başına bir direniş değildir.
O, direnişin ham maddesidir.
Eğer düşünceye dönüşmezse,
eğer dile gelmezse,
eğer anlamlandırılmazsa,
kendini yiyen bir içe çöküşe dönüşür.
Gerçek direniş,
depresyonun açtığı çatlatkan kavram üretmektir.
İnsan bir bütündür.
Beden, zihin, duygu ve tarih birbirinden ayrılamaz.
Bütünlük, uyumla değil;
çatışmayla korunur.
İnsan, kendi biyolojisiyle,
kendi korkusuyla,
kendi alışkanlıklarıyla
sürekli bir müzakere hâlindedir.
Bu müzakere bittiğinde,
insan çözülür.
Depresyon, bu müzakerenin kesintiye uğradığı yerde değil;
aksine, yeniden başladığı yerde ortaya çıkar.
İnsanın, “ben bunu kabul edemiyorum”, “itiraz ediyorum”, “reddediyorum” dediği anda.
Bu yüzden depresyonu hızla ortadan kaldırmak isteyen her yaklaşım,
şu soruyu cevaplamak zorundadır:
Neye geri döndürmek istiyorsunuz?
Eğer cevap mevcut düzense,
sorun bireyde değildir.
Duyarlılığı zayıflık sayanlara karşı,
duyarlılığın ontolojik bir zorunluluk olduğunu hatırlayınız.



Yorum gönder