Gereği Çürütüldü
İnsanın düşünme biçimiyle terbiye edilme biçimi arasında çok eski ve çok tanıdık bir ilişki var. Tarih boyunca bir topluluğu kontrol altında tutmanın en etkili yollarından biri, onu belli zamanlarda bir araya getirmek, bedenlerini aynı ritme sokmak ve aynı kelimeleri tekrar ettirmek olmuştur. Esir kamplarında, toplama kamplarında, kışlalarda ve cezaevlerinde uygulanan yöntemler birbirine şaşırtıcı derecede benzer: sayım, içtima, tek tip kıyafet, slogan, aç bırakma, uykusuz bırakma, saçın kesilmesi, bedenin ve zamanın denetimi. Bunların hiçbiri pedagojik değildir; hiçbiri insanı “daha iyi” yapmayı hedeflemez. Ama hepsi insanı öngörülebilir, itaatkâr ve kişiliksiz kılmada son derece etkilidir.
Bu noktada mesele yavaş yavaş ritüele gelir. Çünkü ritüel, dışarıdan bakıldığında masum ve hatta anlamlı görünen, ama içeride disiplin mantığıyla işleyen bir pratiktir. Günde beş kez aynı saatlerde, aynı kelimelerle, aynı beden hareketleriyle tekrar eden bir ibadet biçimi; haftada bir zorunlu toplu buluşma; yılda bir ay boyunca açlık ve susuzlukla bedenin sınanması; ne zaman kalkılacağının, neyin hangi elle yenileceğinin, nereye dönülerek konuşulacağının tarif edilmesi… Bunlar Tanrı’yla kurulan bireysel bir ilişkinin doğal dili değil, otoritenin bedeni ele geçirme dilidir. Çünkü kim, sevgiyle kurulmuş bir ilişkide, muhatabına “günde beş kez huzuruma geleceksin ve şu kelimeleri aynen tekrar edeceksin” der?
Burada kritik olan şey, teklif ile zorunluluk arasındaki farktır. Bir Tanrı teklif eder; bir otorite zorlar. Fakat ritüel, bu ikisini bilinçli biçimde birbirine karıştırır. “İstersen yap” denmez; “yapmazsan başına gelecekler” anlatılır. Ve bu anlatı ahlâk diliyle değil, ceza diliyle kurulur. Namaz kılmayanın akıbeti, oruç tutmayanın göreceği azap, gelmeyenin cenazesinin bile kılınmaması… Bunlar insanı ikna etmeye yönelik değildir; insanı korkuyla hizaya sokmaya yöneliktir. Ahlâk, tehdit üretmez; disiplin üretir.
Bu disiplinin en güçlü yanı, zihinden önce bedeni ele geçirmesidir. İnsan ne zaman kalkacağını, ne zaman aç kalacağını, ne zaman susacağını, hangi kelimeyle konuşacağını, hangi hareketle eğileceğini öğrendiğinde, düşünce zaten arkasından gelir. Beden alıştığında, itaat sıradanlaşır. Michel Foucault’nun söylediği gibi modern –ve aslında kadim– iktidar bedeni cezalandırmaz; onu eğitir, biçimlendirir ve kullanışlı hale getirir. Ritüel tam olarak bunu yapar: bedeni eğitir, zihni ikna etmeye bile gerek kalmaz.
Ama burada durmak eksik olur, çünkü bu sistem sadece korkuyla ayakta durmaz; aynı zamanda haz üretir. Kalabalığın verdiği güven, birlikte aynı sözleri söylemenin sarhoşluğu, yalnız olmama hissi… Bir futbol tribününde herkesin aynı renkleri giymesi, aynı sloganı atması nasıl insana güç veriyorsa, ritüel de benzer bir duygusal rahatlama sağlar. İnsan kendini bir şeyin parçası hisseder. Bu his gerçektir ve insani bir ihtiyaçtan beslenir. Sorun burada değildir. Sorun, bu hazzın zorunlu kılınması ve bu hazza rıza göstermeyenlerin düşman ilan edilmesidir. Çünkü bir pratik insanı iyi hissettiriyor olabilir; bu, onun iyi olduğu anlamına gelmez.
Asıl kırılma noktası, inancın Tanrı’yla birey arasındaki bir ilişki olmaktan çıkıp, toplum tarafından denetlenen bir sadakat testine dönüşmesidir. Eğer bu gerçekten ilahi bir tekliftir, reddi de ilahi bir muhataplık meselesi olmalıydı. “Allah teklif etti, ben kabul etmedim” dediğim yerde meselenin kapanması gerekirdi. Ama kapanmaz. Çünkü öfkelenen Allah değil, insanlardır. Tepkiyi veren Tanrı değil, topluluktur. Burada Tanrı adına konuşan bir düzen vardır ve bu düzen, itirazı kendi varlığına yönelmiş bir tehdit olarak algılar.
Bu noktada kutsallığın nasıl çoğaltıldığına bakmak gerekir. Kutsal kitap yetmez; kutsal bina gerekir. Kutsal mekân yetmez; kutsal kan gerekir. Kutsal peygamber yetmez; kutsal aile gerekir. Kutsal toprak yetmez; kutsal tarih gerekir. Kutsal çoğaldıkça, Tanrı geri çekilir. İnsan fark etmeden Tanrı’yla değil, kutsal nesnelerle ilişki kurmaya başlar. Ve bir noktadan sonra kimse şu soruyu sormaz: “Ben neden bilmediğim, tanımadığım, tarihsel bir figürün ailesini sevmek zorundayım? Neden buna dair bir dua ezberlemek zorundayım?” Çünkü soru sormak, formatın bozulması demektir.
Bütün bu yapı, insanı iyi yapmayı hedeflemez. İyiliğin ne olduğu tarif edilmez; yüzleşme teklif edilmez. Onun yerine alışkanlık üretilir. La Boétie’nin dediği gibi insanlar zorla değil, alışkanlıkla köle olurlar. Ritüel, insanı sürekli meşgul ederek onu düşünmekten alıkoyar. Antivirüs gibi çalışır: yabancı bir fikir, başka bir ahlâk ihtimali, başka bir Tanrı tasavvuru sisteme sızmasın diye arka planda sürekli çalışır.
Evet, burası metnin en zor ama en kıymetli eşiği olacak. Çünkü burada kolay bir “din kötüdür / özgürlük iyidir” karşıtlığına düşmeden; tam tersine, rahatsız edici ama dürüst bir soruyu açmayı deneyeceğim:
Bu disiplin düzenleri sadece baskı mı üretir, yoksa aynı zamanda kaosu da mı engeller?
Bu noktada bir adım daha atmak gerekir, çünkü bedenleri terbiye eden bu düzenekleri sadece dinle sınırlamak meseleyi eksik bırakır. Aynı mantık, farklı isimlerle ve farklı kutsallıklarla tekrar tekrar karşımıza çıkar. Şeriat düzenleri, komünist rejimler, faşist ideolojiler, hatta modern ulus-devletlerin seküler ritüelleri… Hepsi formaya, slogana, törene, yürüyüşe, hizaya, marşa düşkündür. Resmî geçitler, bayrak törenleri, zorunlu anmalar, tek tip semboller… Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Çünkü iktidar, ister Tanrı adına konuşsun ister halk adına, bedeni kıvama sokmadan uzun süre ayakta kalamaz. Foucault’nun dediği gibi mesele cezalandırmak değil, kullanışlı hale getirmektir; bedeni bir forma sokmak, onu öngörülebilir kılmak, nereye bakacağını, ne zaman susacağını öğretmektir.
Buraya kadar bakıldığında, tablo karanlık görünür. Ama tam bu noktada daha zor bir soru belirir ve bu soru kolayca geçiştirilemez. Diyelim ki bu çitleri kaldırdık. Diyelim ki İslam’ı, Hristiyanlığı, Hinduizmi — ya da daha geniş anlamıyla bütün bu disiplin çiftliklerini — dağıttık. Bir buçuk milyar, iki milyar, üç milyar insanı, yıllardır alıştıkları ritüellerden, korkulardan, vaatlerden ve sınırlandırmalardan bir anda azat ettik. Peki sonra ne olur?
Çünkü ortada şu gerçek var: Bu insanlar sadece baskı altında tutulmuyor; aynı zamanda yönetiliyor, kanalize ediliyor, sınırlandırılıyor. Din, ahlâklı birey üretmese bile, çoğu zaman daha kötüsünü üretmeyi engelliyor olabilir. İnsanın potansiyel şiddetini, kontrolsüz arzusunu, öfkesini ve boşluğunu belli kalıplar içine hapsediyor olabilir. Yani mesele şu noktaya dayanıyor: Bu çitler sadece bir hapishane mi, yoksa aynı zamanda bir barınak mı?
Bu soru rahatsız edicidir, çünkü özgürlük fikrini romantikleştirmeye alışmışızdır. Oysa özgürlük, her zaman erdem üretmez. Zinciri kırılan herkes bilge olmaz; bazıları yönsüzleşir, bazıları saldırganlaşır, bazıları yeni putlar icat eder. Dinlerin ve ideolojilerin sunduğu şey belki de iyilik değil, idare edilebilirliktir. Ve bu idare edilebilirlik, kaosu erteleyebilir. Belki dünyayı daha adil değil ama daha yaşanabilir kılar. En azından şimdilik.
Bu durumda mesele şuraya kilitlenir: Biz bu insanlara gerçekten özgürlük mü teklif ediyoruz, yoksa onların yerine yeni bir belirsizlik mi koyuyoruz? Ritüelleri kaldırdığımızda geriye bilinçli bireyler mi kalacak, yoksa sadece zincirlerinden boşalmış bedenler mi? Çünkü disiplin kalktığında, onun yerini kendiliğinden etik almaz. Etik, yüzleşme ister; yüzleşme ise cesaret ve bilinç gerektirir. Ve bu, her insanda aynı ölçüde mevcut değildir.
Belki de dinin ve benzeri sistemlerin asıl işlevi, insanı iyi yapmak değil; insanı katlanılabilir kılmaktır. Toplumu ahlâklı değil ama sürdürülebilir halde tutmaktır. Bu, yüce bir amaç değildir ama işe yarar bir mekanizmadır. Sorun, bu mekanizmanın kendini mutlaklaştırmasında başlar. Geçici bir düzenek olması gereken şey, kutsallaştırıldığında sorgulanamaz hale gelir. Ve insan, bir noktadan sonra bu çitlerin ardında tutulması gereken bir varlık gibi görülmeye başlanır.
O halde mesele “din olmalı mı, olmamalı mı” meselesi değildir. Mesele şudur: İnsan, kendi karanlığıyla yüzleşmeden özgürlüğü taşıyabilir mi? Ve eğer taşıyamıyorsa, onu disiplinle korumak mı daha insancıldır, yoksa özgür bırakıp dağılmasına izin vermek mi? Bu sorunun net bir cevabı yoktur. Ama bu soruyu sormadan yapılan her özgürlük vaadi de, her kutsal düzen savunusu da eksik kalır.



Yorum gönder