Hayret, Hayalet ve Gerçek
Hayatta yeterince sınanmış insanı görürsün; ses tonu oturmuş, duygusu taşkın olmayan, öfkesiyle, korkusuyla, sevinciyle barışmış bir insan. Böyleleriyle iletişime geçmek kolaydır; söylediklerini ölçebilirsin, tepkilerini öngörebilirsin. Sürprizden çok güven taşırlar. Olgunluklarının arkasında, yıllar boyunca verdikleri sınavların sessiz bir birikimi vardır; bir tür karakter kariyeridir bu.
Neden böyle bir giriş yaptım? Şundan: Eğer duyguları birer insan gibi düşünürsek, onların da tıpkı bu olgunlaşmış insanlar gibi “kariyer” süreçleri vardır.
Ama duyguların çoğu, henüz hiçbir sınavdan geçmemiş hâlleriyle dolaşır içimizde. Çiğdirler, parlaktırlar, kışkırtıcıdırlar. İnsan onları anlamadan önce, anlamak için şiir yazar, şarkı söyler, tablolar yapar. Çünkü hayal dünyasında duyguyu büyütmek kolaydır. Hayal edilen şey, tasvir edilen şeyden her zaman daha görkemlidir.
“Hayalin olduğu yerde gerçek hep geç kalır.” (Pessoa)
Bazı duygular da böyledir: dokunmadan önce büyük, dokunduğun anda sıradan.
Bir erkek, kadınları gözünde büyütür kimi zaman; güzelliğini, inceliğini, hayal gücünün ürettiği o gizemli alanı… Sonra bir kadınla birlikte olur; onunla yer, yürür, konuşur, uyur. Bir süre sonra fark eder: Hayal ettiği kadın ile yanındaki kadın aynı değildir. Hayalin içindeki ihtişam, temasın gerçekliğinde söner. Çünkü insanın kendisi, hayalin taşıyamayacağı kadar gerçektir.
Bu sadece aşk için değil; korku için de böyledir. Korkunun hayal edilmiş hâli, gerçek korkunun kendisinden daha büyüktür. Karanlıktaki gölge, karanlığın kendisinden büyüktür. İnsan gerçekten korktuğu şeyle yüzleştiğinde çoğu kez şaşırır: “Ben buna mı bu kadar anlam yüklemişim?” Jung’un dediği gibi:
“Karanlıkla yüzleşmeyen, onun içinde hayaletler uydurur.”
Hayaletler büyüktür; yüzleşme, o büyüyü paramparça eder.
Kariyer, para, unvan… Hepsi hayal hâlindeyken birer devdir. “Şu maaşı alınca rahatlarım”, “şu ülkeye gidince her şey çözülecek”, “şu arabayı alayım, daha da bir şey istemem .” Ama insan doyana kadar tatlı olan her şeyde olduğu gibi, temas ettiği anda büyü biter. Çünkü arzunun şişirdiği balon gerçeğe dayanmaz. Baklava bile doyana kadar tatlıdır.
Bizler çoğu zaman duygunun kendisine değil, o duygunun imgelerine âşık oluruz. Aşkın kendisine değil, aşkın şiirine; korkunun kendisine değil, korkunun gölgesine; başarının kendisine değil, başarının vaadine… Bu yüzden hayal edilenle temas edildiğinde, o ihtiyaç duyulan büyü kaybolur. Gerçeklik, hayalin yücelttiği şeyi taşıyamaz.
Sanatçının inzivaya, yalnızlığa, toplumdan ve hatta aşktan uzak durmasının belki de en temel sebebi budur. Çünkü temas, düşü bozar.
“İnsandan uzak olmak, hayalin ışıltısını korur.” (Rilke)
Temas ettikçe şeyler küçülür; uzak durdukça büyür.
Ama bu, bir kayıp değildir; bir olgunlaşmadır. Çünkü duygular da insanlar gibidir: sınandıkça derinleşir, test edildikçe törpülenir, hayalden gerçeğe indikçe hakikileşir.
Ve sonunda insan şunu fark eder:
Hayal kırıklığı sandığı şey, aslında bir özgürlüktür.
Çünkü artık şeyleri oldukları gibi görmektedir.



Yorum gönder