İddianın Reenkarnasyonu: Hasan Mezarcı Meselesine Soğukkanlı Bir Bakış
Hasan Mezarcı yeni bir figür değil. Siyasetten gelen, sivrilen, bedel ödeyen ve uzun süre cezaevinde kalan bir isim. 28 Şubat sürecinde yaşadıkları, maruz kaldığı baskılar, cezaevi koşulları ve hakkında dolaşan iddialar — işkence gördüğü, psikolojik deneylere maruz kaldığı söylentileri — onun bugünkü hâlini anlamaya çalışırken göz ardı edilemeyecek bir arka plan oluşturuyor. Bu biyografiyi yok sayarak bugünkü iddialarına bakmak, meseleyi eksik okumaktır.
Bugün ise Hasan Mezarcı, Tanrı’yla konuştuğunu, Mesih olduğunu, Tanrı’yla iki insan gibi yürüyüp sohbet ettiğini söylüyor. Üstelik bunu gizli saklı değil, açık açık, kameraların önünde, kalabalıkların karşısında yapıyor. Son dönemde bir Zoom toplantısında dile getirdiği benzer iddialar üzerine, bazıları tarafından çok sert biçimde hedef alındı: yalancılık, dolandırıcılık, menfaat devşirme suçlamaları…
Anlatının Reenkarnasyonu
Bu tür iddialara “istisna” gibi davranıyoruz ama aslında insanlık tarihi boyunca bu anlatı defalarca doğdu, öldü ve yeniden doğdu. Tanrı’yla konuştuğunu söyleyenler, kendini Mesih ilan edenler, özel bir ilahi bağ iddia edenler… Bu, insanlığın kolektif hikâyesinde defalarca reenkarne olmuş bir anlatıdır.
İnsan var olduğu sürece bu iddialar da var olacak.
Asıl ayrım noktası şuradadır:
Bu iddialarla, kendinden önceki müddeiler gibi, ordular kurup, kılıçlar kuşanıp, binlerce on binlerce fanatikle hayatımıza kast edip kapımıza dayandığında tehdit hâline gelir. Hasan Mezarcı’nın durduğu yer ise burası değildir. Ne bir örgütlenme çağrısı vardır, ne şiddet, ne de zorla ikna.
Bu hâliyle, toplumsal hayatın içinde bir “renk”tir. Rahatsız edici olabilir, tuhaf bulunabilir ama otomatik olarak suç kategorisine sokulamaz.
Tanrı’yla Konuşmak Neden Bu Kadar Önemli?
Asıl anlaşılmaz olan şu:
Tanrı’nın var olup olmaması, Tanrı’yla konuşulup konuşulmaması, Tanrı’yla yürünüp yürünmemesi neden bu kadar hayati bir mesele hâline geliyor, aklım almıyor bunu.
Hasan Mezarcı’yı Tanrı’yla yan yana, oturmuş sohbet ederken görsem, benim hayatımda ne değişir?
Farklı bir insan mı olurum? Dünya bu günkünden farklı bir dünya mı olur?
Bu soruların cevabı çoğu insan için hayırdır. O hâlde bu hiddet, bu linç isteği, bu “yok etme” refleksi nereden geliyor?
Manipülasyon mu, İçsel Hakikat mi?
Hasan Mezarcı’nın videolarını izlediğimde bende oluşan izlenim şu: Bu bilinçli bir manipülasyon performansı değil. Bir kitleyi kandırmak için kurulmuş bir tiyatro havası yok. Aksine, yaşadığı içsel hakikate sahiden inanarak konuşan bir insan görüntüsü var.
Bu, iddiaların “doğru” olduğu anlamına gelmez. Ama bilinçli dolandırıcılık ile içsel bir yaşantının dışavurumu arasında çok ciddi bir fark vardır. Mezarcı, söylediklerini oynuyormuş gibi değil, yaşıyormuş gibi söylüyor.
Bu yüzden mesele ahlaki değil, büyük ölçüde sinirbilimsel ve psikiyatrik bir meseledir.
Bilim İçin Bir Fırsat
Keşke sinirbilimciler, psikiyatristler ve bilinç araştırmacıları bu tür vakalarla uzun soluklu biçimde ilgilenebilse. Çünkü burada hem yapısal hem de bilişsel/işlevsel bir bozulma olduğu neredeyse açık.
Hasan Mezarcı zararsız biridir. “Tanrıyım” dese bile, elimizdeki gerçeklik değişmiyor. Gözümüzün önünde duruyor ve ne olduğunu biliyoruz.
Eğer Mezarcı’nın zihinsel işleyişini, bu tür iddiaların nasıl kurulduğunu, beynin hangi noktada “hakikat” ile “inanç” arasındaki sınırı kaybettiğini çözebilirsek; tarihteki pek çok benzer iddiayı da — peygamberlik anlatılarından modern mesihlik iddialarına kadar — kısmen anlamış oluruz.
Bu yüzden linç etmek değil, anlamaya çalışmak; susturmak değil, çözümlemek gerekir.
Çünkü mesele Hasan Mezarcı değil.
Mesele, insan zihninin sınırlarıdır.


Yorum gönder