İnsanın Fikri mi, Fikrin İnsanı mı?
1. Tur 1. Duman
Fikirler bize mi ait, biz fikirlere mi?
Heidegger ve sonrası der ki:
İnsan dili konuşmaz; dil insanı konuşur.
Eğer: düşündüğümüz şeyleri hazır bir dil içinde kuruyorsak, kavramları biz icat etmediysek, kelimelerin çağrışımları tarihsel olarak yüklenmişse, o zaman fikir tam anlamıyla “bizim” olamaz. Biz daha çok: fikirlerin geçtiği, kullandığı, şekillendiği bir uğrak yeriyiz.
Hiçbir fikir sıfırdan doğmaz. Hegelci yerden bakarsak: Her fikir, önceki fikirlerin olumsuzlanması, aşılması ya da devamıdır.
Mutlak özgünlük bir yanılsamadır.
Burada fikir:
bireyin malı değil,
tarihin bir uğrağıdır.
Hegel açısından sen fikri “üretmezsin”, fikir kendini sende gerçekleştirir.
Jung’a göre:
Fikirlerin önemli bir kısmı arketipseltir.
Yani kişisel değil, kolektiftir.
Bir düşünce:
bir çağda,
belirli bir insanda,
belirli bir biçimde görünür.
Ama kökü bireyde değildir.
Bu yüzden aynı fikirler farklı coğrafyalarda eşzamanlı doğar.
O hâlde fikirler kime aittir?
Hukuken: bireye
Psikolojik olarak: birey + bilinçdışı
Dilsel olarak: dile
Tarihsel olarak: çağa
Felsefi olarak: sürece
Derin anlamda: kimseye
Belki en dürüst cevap şudur:
Fikirler sahip olunacak şeyler değil, içinden geçilecek şeylerdir.
1. Tur 2. Duman
Bazı fikirler vardır, ait oldukları insana benzemezler.
Bir yerden gelirler, bir yerde dururlar, sonra giderler. İnsan onlara “benim” demeye kalktığında, çoktan başka bir zihinde başka bir biçim almış olurlar.
Ben uzun zamandır şunu düşünüyorum:
Fikirler izafidir.
Ama bu izafilik gevşek bir belirsizlik değildir.
Katmanlıdır, dirençlidir, tarihseldir.
Mesela şu cümleyi alalım:
“İnsan bir bütündür, parçalanamaz.”
Bu bir fikirdir.
Bu fikrin bir zâhiri vardır.
Türkçe söylenir, İngilizce söylenir, Gürcüce söylenir, Arapça söylenir.
Ses değişir, yazı değişir, kelime başka bir kelimeyle yer değiştirir.
Ama her hâlükârda fikir, dile tutunarak görünür olur.
Zâhir kolektiftir.
Çünkü dili bir kişi kurmaz.
Dil, insanlardan daha yaşlıdır;
hafızası vardır, korkuları vardır, kendine has ritmi vardır.
Tanrı fikri de böyledir.
Allah olur, God olur, Deus olur, Ahura Mazda olur.
Sesin resmi değişir ama işaret edilen yer aynıdır.
Herkesin zihninde aynı imge doğmaz belki;
ama aynı boşluk dolar.
Tanrı burada bir özel isimden çok,
insanın anlam ihtiyacına verdiği en yoğun cevaptır.
Ama fikir sadece zâhir değildir.
Bir de niyet vardır.
Tanrı fikri dile getirilirken bir maksat taşır.
Teselli istenir.
Düzen istenir.
Ölümle baş edebilmek istenir.
Bu niyet özneldir.
Ama mutlak öznel değildir.
Çünkü bu özne;
geçmişten gelir,
bugünün yüküyle konuşur,
geleceğin belirsizliğini bastırmaya çalışır.
Ve tam burada fikir kırılır.
Hiçbir fikir, hiçbir söylem kendi sebep olduğu neticeyi kontrol edemez.
Çünkü fikir dile geldiği anda niyetten kopar;
bağlamların, karşılaşmaların, yanlış anlamaların, çarpıtmaların içine düşer.
Ve netice sahipsizdir, dağınıktır, çok etkenlidir.
Tanrı fikri de bundan muaf değildir.
Belki de en az muaf olan odur.
Çünkü Tanrı fikrinde insanlar,
neticenin kaynağını Tanrı’ya atfeder;
ama neticenin yükünü insanlar taşır.
Aynı Tanrı fikri,
bir yerde/gün merhamet üretir,
başka bir yerde/gün kıyım. Kendi ürettiğimiz (ya da ürettiğimizi sandığımız) bir fikre karşı sorumlu olmak,
aslında yeni bir efendi yaratmak değil mi?Niyetler birbirine yakın olabilir.
Ama neticeler uçurumdur.
Netice burada çoğu zaman anonimdir.
Artık kimsenin değildir.
Ama herkesin hayatına dokunur.
Nietzsche’nin dediği gibi:
“İnsan, yarattığı Tanrı’nın (fikrin) önünde diz çöker.”
İnsan bazen Tanrı fikrini kurmaz.
Tanrı fikri, insanı kullanır.
Bu yüzden bugün şuna daha yakınım:
Fikir zâhirde kolektif,
niyette izafi,
neticede sahipsizdir.
Ve belki fikirle
kurabileceğimiz en dürüst ilişki şudur:
Onu sahiplenmek değil,
ona karşı sorumlu olmak.



Yorum gönder