Bir İktidarın Sefaleti: Maduro
Neden İki Saatte Bitti?
Çin’in askerî geçit törenleri bir dönem bazılarını fazlasıyla heyecanlandırmıştı. Disiplin, teknoloji, yekpare görüntü… Buna karşılık Amerika “bitmiş”, obez, dağınık ve çökmüş ilan ediliyordu. Tarihsel yürüyüşün yönü belliydi güya: Çin yükseliyor, Amerika düşüyordu.
Bugün geriye dönüp bakınca, o törenlerin aslında neyi temsil ettiğini daha berrak görüyoruz: gösteriyi, ama iradeyi değil.
Venezuela örneği bu açıdan çarpıcı. Dünyanın en büyük üç-dört petrol rezervine sahip bir ülke. 25–30 milyonluk nüfus, 125–130 bin kişilik silahlı kuvvetler, kara–deniz–hava unsurları, özel muhafız birlikleri, paramiliter güçler… Kâğıt üzerinde bakıldığında “çökmesi zor” bir devlet mimarisi.
Ama sonuç ortada: İki saatlik bir operasyon, tek bir zayiat yok, devlet başkanı yatak odasından alınıyor ve ülkeden çıkılıyor. Ne ordu direniyor, ne halk sokağa dökülüyor, ne müttefikler ses çıkarıyor. Hatta halkın bir kısmı sevinç gösterileri yapıyor. Kimse arkasından ağlamıyor.
Bu tablo bize şunu söylüyor: Maduro rejimi askerî olarak değil, siyaseten ve ahlaken çoktan çökmüştü.
Bir ülkeyi ayakta tutan şey silah sayısı değil; meşruiyet, rıza ve geleceğe dair ortak bir umuttur.
Maduro’nun karnesi ağır:
Esrar ve silah kaçakçılığı, kadın ticareti, kara para aklama, paramiliter yapılar, popülist tek parti düzeni, yoksullaşmış ve bunalmış milyonlar… Dünyanın en zengin petrol ülkelerinden birinde kişi başına düşen millî gelirin 3.000 dolar civarında olması, başlı başına bir iddianamedir. Bu artık “ambargo” ile açıklanacak bir tablo değil; çürümüş bir devlet aklının sonucudur.
Karşılaştırma yapmak öğreticidir. Rusya, burnunun dibindeki Ukrayna’da dört yıldır savaşta; milyonlarca insan öldü, milyonlarcası evsiz kaldı, şehirler yerle bir oldu ama hâlâ net bir sonuç yok. Keşke Putin en başta “gece operasyonu” yapabilseydi de bu felaket yaşanmasaydı denebilir mi? Aynı şey Suriye için de geçerli. Esad bir gecede alınabilseydi, Suriye on iki yıl boyunca cehenneme dönmezdi.
Venezuela’da olan tam olarak budur: gecikmiş ama kısa bir müdahale.
Uzayan diktatörlükler, kısa operasyonlardan çok daha fazla kan üretir.
Çin meselesi ise ayrıca düşündürücü. Maduro’nun Çin’le yaptığı ticaretin onu belaya soktuğu biliniyor (Venezuela’dan Çin’e yapılan ham petrol sevkiyatı da oldukça yüksekti; 2025’in bazı aylarında toplam petrol ihracatının yaklaşık %80’i Çin’e yapılmış.) Buna rağmen Çin ne dirisine sahip çıktı ne ölüsüne. Bir açıklama, bir itiraz, bir ağırlık koyma çabası bile yok. Demek ki geçit törenleri, kriz anlarında müttefiklik üretmiyor.
Buradan Türkiye’ye bakınca da rahatsız edici benzerlikler görülüyor: Son on yılda artan yoksulluk, tek parti pratiği, popülist dil, kara para iddiaları, silah ve uyuşturucu trafiği suçlamaları… Maduro’ya isnat edilen pek çok suç başlığının, Erdoğan ve partisi hakkında Amerika’da açıldığı iddia edilen davalarla benzeşmesi tesadüf değil. Bu benzerlikler hoşumuza gitmese de ortada duruyor.
Amerika’ya kızmak kolay. İki küfür, biraz slogan, mesele kapanır. Ama bu ne Venezuela’yı kurtarır ne gerçeği değiştirir.
Asıl soru şudur: Bir lider, bu kadar güce rağmen neden tek başına kalır?
Cevap basit: Çünkü arkasında durmaya değecek bir ülke bırakmamıştır.
Hüküm cümlesi şudur:
Trump bu operasyonu neden yaptı sorusunun cevabı ahlaki olmak zorunda değil; siyasal olarak haklıydı, çünkü Maduro rejimi zaten herkes tarafından terk edilmişti. İki saatte biten şey bir devlet değil, çoktan çürümüş bir iktidardı.
Siyasî iktidarların gerçek gücü, Spinoza’nın dediği gibi, “itaat edenlerin sayısından değil, itaat etme nedenlerinden” anlaşılır. Bir rejim korkuyla ayakta duruyorsa, o rejim aslında çoktan düşmüştür; sadece henüz devrilmemiştir.
Meraklısı için:
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi – Özet Rapor
(Seçim dönemleri, muhalefete baskı, güvenlik güçlerinin rolü)
👉 PDF:
https://digitallibrary.un.org/record/4069503




Yorum gönder