Sosyal Çürüme Tartışması Üzerine: Yıldıray Oğur’un Yazısına Eleştirel Bir Okuma
SORUNUN KISA ÖZETİ
Bir röportajda bir akademisyenin “sosyal çürüme” ifadesini kullandığını duyduğumuzda, sonradan bu kavramın sosyolojide aslında olmadığı, akademik bir karşılığı bulunmadığı ve yanlış kullanıldığı iddia edildi. Oysa ben, bu röportajdan çok önce, sosyal, toplumsal ve hatta teolojik çürümeden defalarca söz etmiştim. Bu durum şu soruyu zorunlu kılıyor: Eğer bu kadar görünür, hissedilir ve yaşanan bir olgudan bahsediyorsak; gerçekten hiçbir sosyolog, hiçbir toplumsal psikolog, hiçbir düşünür bunu tarif etmedi mi? Yoksa mesele kavramın kendisinden çok, akademinin hangi kelimelere izin verdiğiyle mi ilgili?
TOPLUMSAL ÇÜRÜME NE ZAMAN BAŞLAR?
Çürüme, ilk bakışta kaba, hatta popüler bir mecaz gibi algılanabilir. Oysa çürüme, son derece net bir duruma işaret eder. Bir elmaya ne zaman “çürük” deriz? Dışı hâlâ elma gibi dururken, iç bütünlüğü bozulduğunda; bozulma yayıldığında; artık sadece tekil bir sorun olmaktan çıkıp elmanın tamamını tehdit ettiğinde. Toplum için de durum farklı değildir.
Toplumsal çürüme; normların hâlâ ağızdan düşmediği, ama işlevini yitirdiği bir hâlidir. İyinin, doğrunun, güzelin kamusal alanda vaaz edildiği; fakat bu vaazın özel alanda, tenhada, kapalı kapılar ardında sistematik biçimde inkâr edildiği bir eşiktir. Başlangıçta bu inkâr gizlidir. Utanç vardır, saklama ihtiyacı vardır. Fakat çürüme derinleştikçe utanma eşiği düşer. Tenhada yapılan, alenileşir. Alenileşen, normalleşir. Normalleşen ise artık ahlakın değil, düzenin parçası hâline gelir.
Bu noktada artık tek tek bireylerin ahlakından değil, toplumsal bir karakterden söz ederiz.
“AKADEMİDE YOK” DENEN ŞEY GERÇEKTE NE?
“Sosyal çürüme” ifadesinin sosyolojide yerleşik bir kavram olmadığı iddiası, çoğu zaman olgunun inkârı değil, terminolojinin daraltılmasıdır. Akademi çoğu zaman metaforlardan çekinir; çünkü metafor koku taşır, rahatsız eder, savunma üretir. Oysa toplumlar çoğu zaman kokuyu, kavramdan önce fark eder.
Aynı olguyu tarif eden çok sayıda güçlü teorik çerçeve vardır:
Durkheim buna anomi demiştir: Normların çözüldüğü, bireyin neye göre yaşayacağını bilemediği hâl. Arendt, ahlaksızlığın istisna olmaktan çıkıp gündelik ve sıradan bir işleyişe dönüşmesini kötülüğün sıradanlaşması olarak tarif etmiştir. Fromm, toplumun bizzat patolojik kişilikleri ödüllendiren bir yapı üretmesini toplumsal karakterin patolojisi olarak adlandırır. Bauman ise utanç ve sorumluluk bağının kopuşunu ahlaki körlük kavramıyla anlatır.
Bu kavramların her biri, farklı disiplinlerden gelmelerine rağmen aynı yere işaret eder: Söylemle pratik arasındaki bağın kopması.
İKİYÜZLÜLÜKTEN ÇÜRÜMEYE
İkiyüzlülük, çürümenin başlangıcıdır; fakat henüz tamamlanmış hâli değildir. Çünkü ikiyüzlü hâlâ bilir. Yanlış yaptığını bilir ve gizler. Çürüme ise, yanlışın utanılmadan yapılmaya başlandığı andır. İşte bu eşik aşıldığında, artık ahlaki bir sapmadan değil, yeni bir normdan söz ederiz.
İktidarın dili burada belirleyicidir. Kamusal alanda erdem, adalet ve ahlak adına konuşup; aynı anda fütursuzluğu, kayırmacılığı ve keyfiliği sergileyen bir iktidar, topluma yalnızca bir yönetim biçimi değil, bir ahlak modeli de sunar. Toplum da bu modele bakarak “normal”i yeniden tanımlar. Yukarıdaki fütursuzluk, aşağıda çoğalır.
Bu nedenle toplumsal çürüme bireysel bir bozulma değil, kolektif bir norm sürecidir; öğrenilen, aktarılan ve yeniden üretilen bir düzen halidir.
Okumamı şöyle bitirmek istiyorum:
“Sosyal çürüme” ifadesi akademik literatürde tek bir başlık altında kanonlaşmamış olabilir. Fakat anlattığı olgu, sosyolojinin, psikolojinin ve siyasal teorinin merkezinde durur. Bu yüzden bazı kelimeler rahatsız edicidir. Ama tam da bu yüzden gereklidir.
Çürüme, çoğu zaman siyasetin doğrudan “sebep olduğu” bir sonuç olarak düşünülür; oysa asıl yıkıcı olan, siyasetin çürümeyi yaygınlaştırması, meşrulaştırması ve sonunda norm hâline getirmesidir. Otoriter siyaset, ahlaksızlığı icat etmez; fakat onu görünür, cezasız ve hatta işlevsel kılar. Gücün keyfiliği hukukun yerine geçtiğinde, tutarsızlık bir zaaf olmaktan çıkar, bir yöntem hâline gelir. Kamusal alanda erdem, adalet ve hakikat dili sürdürülürken; pratikte bunun sistematik biçimde ihlal edilmesi, topluma şu mesajı verir:
Söylenenle yapılan arasındaki çelişki bir kusur değil, düzenin parçasıdır.
Bu noktadan sonra çürüme bireysel tercihlerle açıklanamaz. Çünkü iktidarın dili ve pratiği, yalnızca yönetim biçimini değil, toplumsal ahlakın sınırlarını da yeniden çizer. Güç sahiplerinin utanmadan yaptıkları, sıradan birey için bir gerekçeye dönüşür. Çifte standart, istisna olmaktan çıkar; uyum sağlamanın, hayatta kalmanın ve hatta başarılı olmanın yolu hâline gelir. Böylece çürüme, bastırılan bir sapma olmaktan çıkıp, öğrenilen ve aktarılan bir norm olarak toplumun dokusuna yerleşir.
Meraklısı için ilgili köşe yazısı: https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/belki-de-curuyen-toplum-degildir-1606225



Yorum gönder