Şimdi yükleniyor

Teokinezi

Kur’an’da muhkem ve müteşabih ayet ayrımı, çoğu zaman teknik bir tefsir meselesi gibi ele alınır. Oysa bu ayrım, yalnızca metnin değil, insanın ruh hâlinin de bir tasnifidir. Çünkü muhkem ayetler yalnızca anlamı açık olanlar değildir; yüzleşmeye zorlayanlardır. Müteşabih ayetler ise çoğu zaman anlamı kapalı olanlar değil, kaçmaya elverişli olanlardır.

Kur’an, kendisini “apaçık” olarak tanımlar. Bu iddia, metnin yüzde yüz şeffaf olduğu anlamına gelmez; fakat şunu ima eder: İnsan için hayati olan mesaj gizli değildir, saklı değildir, şifreli hiç değildir. Eğer Kur’an’ı 100 birimlik bir metin olarak düşünürsek, bugün etrafında dönen tartışmaların belki %5’i müteşabih alanlarda yoğunlaşır; geri kalan %95 ise ahlâk, adalet, güç, arzu, iktidar, merhamet, savaş, kadın, ganimet, itaat gibi son derece somut ve rahatsız edici alanlardadır.

İnsan, müteşabihin peşine neden düşer?

Çünkü muhkem ayet, insanı bilgiyle değil; kendisiyle —iman ettiği, şehadet ettiği şeyle— karşı karşıya bırakır. Müteşabih ayet ise insanı Allah’la meşgul ediyormuş gibi yaparken, aslında konudan uzaklaştırır.

“Allah’ın eli var mıdır?”, “Kur’an mahlûk mudur?”, “Kürsü nedir?” gibi sorular, görünüşte derin teolojik sorulardır. Fakat bu soruların ısrarla sorulması, çoğu zaman Allah’a yaklaşma arzusundan değil, insanın kendi varoluşuyla —varoluşunu tevil ettiği itikadıyla— yüzleşmekten kaçma refleksinden doğar. Çünkü bu soruların hiçbirinin cevabı, insanın hayatında somut bir bedel üretmez. Oysa muhkem olan her ayet, bedel ve yüzleşme ister.

Ahzâb Suresi 50. ayet gibi:

“Ey Peygamber! Muhakkak Biz sana mehirlerini verdiğin zevcelerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden sağ elinin malik olduğu cariyeleri, seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını; bir de nefsini peygambere bağışlayan mü’min kadını —eğer peygamber onu nikâhlamak isterse— diğer mü’minler bir yana, yalnız sana has olmak üzere helâl kıldık. Biz mü’minlere eşleri ve malik oldukları cariyeleri hususunda neleri farz kıldığımızı biliyoruz. Sana darlık olmasın diye (böyle hükmettik).”

Bu ayeti okuyan biri neyi anlamaz? Metin açık, bağlam açık, içerik nettir. Peygamberin evlilikleri, ganimet düzeni, kadınların statüsü, “yalnız sana mahsus” ifadesi… Bunların hiçbiri sembolik değildir. Hepsi tarihsel, siyasal ve etik sonuçlar doğurur. İşte tam da bu nedenle bu ayet, hem mümin için hem de mesafeli bakan için asıl sarsıcı olanıdır.

Çünkü bu ayet şunu sorar:

– Güç ile vahiy arasındaki ilişki nedir?
– Tanrısal söz, tarihsel iktidarla nasıl iç içe geçer?
– İnsan, kutsal metni okurken hangi noktada itaat eder, hangi noktada rahatsız olur?
– Bu ayeti neden ezberleyip; ölüye, diriye, hastaya, yeni doğana okur; dua ederken, her yıl cüz cüz paylaşıp tekrar tekrar okumalıyım? Bunun faydası nedir?

Bu soruların hiçbiri mistik değildir. Hepsi varoluşsaldır. Ve insan, varoluşsal sorulardan hoşlanmaz. Çünkü bu sorular Tanrı hakkında değil, insanın kendisi hakkında konuşur.

Müteşabih ayetlere duyulan ilgi bu yüzden masum değildir. Orada olmayan bir “tılsım” arayışı vardır. Orada Allah’la doğrudan temas kurulduğu hissi vardır. Orada, herkesin anlayamadığı bir şeyi bildiğini sanmanın verdiği epistemik narsistik haz vardır. Bu, dindarda da görülür; dinden uzak olanda da. İnanç fark etmez; kaçış aynıdır.

Oysa muhkem ayet, insanın elinden bütün bu oyunları alır. Sembol yoktur, sis yoktur, gizem yoktur. Yalnızca çıplak bir gerçeklik vardır. Ve insan, bu çıplaklık karşısında kendini savunmasız hisseder.

Müteşabih, kavga etmeye elverişlidir. Üzerinde ittifak yoktur; dolayısıyla otorite kurulabilir. Muhkem ise tartışmaya kapalıdır. Çünkü orada sorun, ayetin ne dediği değil; bizim onunla ne yaptığımızdır.


Edit

Tefekkür konusu olarak Ahzâb Suresi 51. ayeti ve nüzul sebebini de paylaşıyorum. Müteşabih ayetlerin peşine yine düşünün; hobi olarak. Ama önce muhkem ayetleri, varoluşunuzu tevil etmek için neden ve nasıl kullanacağınıza —ya da kullanamayacağınıza— karar verin.

51. Ayet:
Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir, kimi dilersen yanına alabilirsin. Geri bıraktıklarından kimi yanına almak istersen, sana vebal yoktur. Bu, gözlerinin aydınlığına, üzülmemelerine ve kendilerine verdiğinle hepsinin razı olmalarına daha uygundur. Allah, kalplerinizde olanı bilir. Allah, her şeyi bilendir; cezalandırmakta acele etmeyendir.

Sahih’te, Âişe (radıyallahu anhâ)’dan manası sabit olmuş olan açıklama da budur. Âişe (radıyallahu anhâ) şöyle demiştir:

“Kendilerini Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) bağışlamış olan kadınları kıskanır ve ‘Hiçbir kadın kendisini bir erkeğe bağışlar mı?’ derdim. Yüce Allah ‘Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir, kimi dilersen yanına alabilirsin…’ ayetini indirince dedim ki: Allah’a yemin ederim, görüyorum ki Rabbin, senin arzun ne ise hemen onu yerine getiriyor.”