Şimdi yükleniyor

Teonarsizm

Halkları birbirine karşı kışkırtanların şaşalı iki yüzlülüğü…

Bir fotoğrafa bakıyorum. İki adam, iki gelenek, iki dogma…
Kendi kitaplarında ve vaazlarında birbirlerini lanetleyecek kadar keskin ayrımlar çizen, kendi cemaati karşısında birbirlerini cehennemle tehdit eden iki büyük yapı… Şimdi ise aynı kadrajda, aynı tebessümün taklidini yapıyorlar.

Nietzsche’nin dediği gibi:
“Kilise (=cami), hakikat uğruna değil, iktidar uğruna kurbanlar ister.”
Bugün kurban edilen şey insanlar değil belki; ama sahicilik, tutarlılık, içtenlik…
İktidarın sürmesi için, bin yıllık teolojik düşmanlık bir fotoğraf karesinde askıya alınabiliyor.
Düşmanlık gerçek, dostluk ise mizansen.

Cioran ne çok haklı:
“İnsan, kendini kandıran bir hayvandır; fakat din adamı, bu kandırmayı mesleğe dönüştüren hayvandır.”
Bu karede iki “hayvan” görüyorum:
Kendi Tanrı fikrini savunurken birbirini cehenneme gönderen, ama politik sahnede birbirine gülümsemeyi bilen iki “hayvan”.

Her biri kendi cemaatinde “öteki”ni şeytanlaştırıyor; sahnede ise şeytanı kardeşliğe davet ediyor gibi…
Bu nasıl bir inançtır ki nefret diliyle beslenir, ama sevgi maskesi ile sunulur?
Nasıl bir Tanrı tasavvurudur ki her biri diğerinin Tanrı anlayışını sapkın sayarken, kameraya bakınca bu farkı unutur?

Kierkegaard’ın kaygısı neydi, ne diyordu?
“Dinin en büyük tehlikesi, Tanrı’yı bir alışkanlığa dönüştürmesidir.”
Savaşta mühimmat olarak kullandıkları Tanrı burada bir alışkanlık, bir dekor, bir protokol öğesi…
İki farklı teolojinin yüzyıllarca birbirine karşı sürdürdüğü ilahî gerilim, tek bir pozda buharlaşıyor.
Sanki hiçbiri diğerinin sonsuz helâkine hükmetmemiş gibi.
Sanki ikisi de bir ömür boyu “öteki”ne karşı nefret dili üretmemiş ve hâlâ üretmiyormuş gibi.

Evet, bu fotoğrafta ben Tanrı’nın değil, Tanrı adına kavga edenlerin bir anlaşmasını görüyorum.
Bir tiyatro sözleşmesi gibi.
Bir barış koreografisi gibi.
Bir manipülasyon ritüeli gibi.

Ve insan soruyor:
Eğer biri diğerinin kurtuluşunu imkânsız görüyorsa, bu tebessüm neyin tebessümü?
Eğer biri diğerini ebedi ateşe layık görüyorsa, bu tokalaşma neyin tokalaşması?
Eğer kutsal metinlerde birbirlerine karşı bu kadar keskin sınırlar çizilmişse, bu sahne hangi gerçeğin sahnesi?

Belki de cevap yine Nietzsche’dedir:
“Hakikat yoktur; yalnızca yorumlar vardır… ve iktidar, hangi yorumun yaşayacağına karar verir.”
Bu kare, Tanrı’nın değil, yorumun kazandığı bir andır.
İnancın değil, siyasetin kutsallaştığı bir andır.

Ve soruyorum:
Biz sıradan ölümlüler olarak hangi dine, hangi Tanrı’ya, hangi siyasi-teonarsist gruba mensup olursak olalım; tokalaşsak, helalleşsek, Noel’i kutlasak, birbirimizi sonsuz ateşle tehdit etmekten ve Tanrı’nın kılıcı (kiralık katili) olmaktan vazgeçsek…
Bu fotoğraf karesinin tasarımcıları da bizi alkışlar mı?