Varoluşun Görevle İkamesi: Kozmik Memur Sanrısı
İnsanlık tarihinin önemli bir bölümü, insanın kendi varlığını nasıl anlamlandırdığı sorusu etrafında şekillenmiştir. Bu anlamlandırma çabalarının en kalıcı ve en etkili biçimlerinden biri, insanın kendini yeryüzüne belirli bir amaçla “gönderilmiş” bir varlık (memur) olarak konumlandırmasıdır. Bu yaklaşımda insan, varoluşunu özgür bir bilinç süreci olarak değil; yerine getirilmesi gereken bir görev olarak kavrar. Bu düşünce denemesiyle, söz konusu görev merkezli varoluş anlayışını psikolojik, kültürel ve felsefi boyutlarıyla ele almayı; özellikle Jung ve Cioran’ın düşüncelerinden hareketle, bu anlayışın insan bilinci üzerindeki (ve bendeki) etkilerini anlamayı amaçlıyorum.
İnsanın kendini yeryüzüne gönderilmiş bir görevli, bir tür kozmik memur olarak konumlandırması, yalnızca dinsel bir inanç biçimi değil; insan bilincinin taşıyamadığı bir yükten kurtulma çabasının tarihsel ve psikolojik ifadesidir. Bu düşünce biçiminde insan, varoluşunu bir açıklama problemi olarak değil, bir talimatın yerine getirilmesi olarak yaşar. “Niçin varım?” sorusu, burada “Benden ne isteniyor?” sorusuna indirgenir. Böylece varoluş, anlam arayışı olmaktan çıkar; görev bilincine dönüşür.
Bu noktada insan ile taş, ağaç ya da hayvan arasındaki fark, insan lehine değil, aleyhine işler. Çünkü insan, bilincinin farkındadır. Kendi varlığını deneyimlediğini bilir, hissettiğini bilir, düşündüğünü bilir. Bu farkındalık, varoluşçu felsefenin merkezinde yer aldığı gibi, aynı zamanda dayanılması zor bir yüktür. Sartre’ın özgürlükle birlikte gelen bunaltıyı bir “lanet” olarak tanımlaması tesadüf değildir. İnsan, kendisine verilmiş bir görev fikrine sığındığında, bu bunaltıdan kurtulur; çünkü artık kendi varlığının sorumlusu değildir.
Bu nedenle kendini görevli hissetmek, özgürlükten feragat etmek anlamına gelir. Varoluşçuluk, insanın anlamı sonradan ve bizzat üretmesini talep ederken, görev fikri anlamı baştan kapatır. Anlam vardır, verilmiştir, değiştirilemezdir. Soru sormak, bu yapıda yalnızca anlamsız değil; tehlikelidir. Çünkü soru, görev bilincini zedeler.
Carl Gustav Jung’un din psikolojisine yaklaşımı, bu noktada açıklayıcı bir çerçeve sunar. Jung’a göre Tanrı imgesi, insan bilincinin dışında bir varlıktan çok, insan psişesinin içinde oluşan güçlü bir arketiptir. Bu arketip, insanın düzen, bütünlük ve anlam ihtiyacının sembolik ifadesidir. Ancak Jung’un özellikle uyardığı nokta şudur: Arketip bilinçle ilişki kurmadığında, insan onu yönetmez; arketip insanı yönetmeye başlar. Tanrı arketipi de böyledir. İnsan bu arketipi bilinçli biçimde sorgulamadığında, onun tarafından ele geçirilir ve kendi iradesini bu imgede eritir.
Kendini yeryüzüne gönderilmiş bir memur olarak hisseden insan, Jungcu anlamda bireyleşme sürecini askıya almış insandır. Çünkü bireyleşme, insanın kendi gölgesiyle, karanlığıyla, çelişkileriyle yüzleşmesini gerektirir. Oysa görev bilinci, bu yüzleşmeyi gereksiz kılar. İnsan artık hata yapmaz; görevini yerine getirir ya da getirmez. Suç, içsel bir mesele olmaktan çıkar; görev ihlaline dönüşür.
Bu psikolojik zemin, toplumsal ölçekte hızla genişler. Görev fikri doğası gereği evrenseldir. Eğer bana verilmişse, sana da verilmiştir. Böylece bireysel bir inanç, normatif bir yapıya dönüşür. İnsan, yalnızca kendi görevini değil, başkasının görevini de hatırlatmakla yükümlü hisseder. Bu noktadan sonra din, kişisel bir anlam alanı olmaktan çıkar; düzenleyici bir mekanizmaya dönüşür. Kimin doğru yaşadığına, kimin yanlış yaptığına karar verme yetkisi, Tanrı adına konuştuğunu iddia edenlere geçer.
Burada Cioran’ın dine ilişkin karamsar ama berrak tespitleri devreye girer. Cioran’a göre insan, dayanamadığı her hakikati kutsallaştırır. Dayanamadığı boşluğu Tanrı ile doldurur; dayanamadığı belirsizliği emirle bastırır. Ona göre Tanrı fikri, çoğu zaman bir teselli değil, bir uyuşturucudur. İnsanı sakinleştirir, ama aynı zamanda uyanık kalmasını engeller. Cioran’ın özellikle dikkat çektiği şey, inancın içeriğinden çok, işlevselliğidir: İnanç, insanı rahatlatıyorsa, düşünceyi askıya alıyordur. İnanç, tanrı benzerleri yaratır.
Bu rahatlama hali, kutsalın çoğalmasını beraberinde getirir. Kutsal mekânlar, kutsal günler, kutsal kişiler, kutsal sözler… Bunların hiçbiri zorunlu olarak Tanrı’nın ihtiyacı değildir. Bunlar, görev zihniyetinin dayanak noktalarıdır. İnsan, ne kadar çok kutsal üretirse, o kadar görevli hisseder. Görevin büyüklüğü, varoluşun ağırlığını bastırır.
Sorun şu noktada derinleşir: Görev bilinci, şiddeti meşrulaştırmaya son derece elverişlidir. Çünkü görev, ahlaki muhakemeyi askıya alır. “Doğru mu?” sorusu yerini “Emredildi mi?” sorusuna bırakır. Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı kavramı burada hatırlanmalıdır. Büyük kötülükler, çoğu zaman büyük nefretlerden değil; düşünmeyi bırakmış görev bilincinden doğar.
İnsan bilincinin taş, ağaç ya da hayvanla örtüşmemesi, insanın daha yüksek bir görevle gönderildiğini değil; daha ağır bir yük taşıdığını gösterir. Bilinç, emir almaya uygun bir yapı değildir. Bilinç, sorgular, şüphe eder, çelişir. Bu yüzden insanın kendini memur gibi hissetmesi, bilinçle değil; bilinçten kaçışla ilgilidir.
Belki de asıl mesele şudur: İnsan Tanrı’yı yüceltmek isterken, insanı küçültmüştür. Tanrı adına konuşma iddiası, insanın kendi sesiyle konuşamamasının bedelidir. Ve bu bedel, tarih boyunca hem bireysel ruh sağlığına hem de toplumsal barışa ağır biçimde yansımıştır.
Bu açıdan bakıldığında sorun inanç değil; inancın insan bilincini askıya alan biçimidir. İnsan, Tanrı’ya inanabilir; ama kendini Tanrı’nın memuru olarak gördüğü anda, artık düşünceyi değil itaati seçmiş olur.
İbadet ile tapınmak arasındaki fark insanı köleleştirir. Dini anlatılarda tanrıyı kral/sahip, insanı da tebaa/köle olarak resmeden anlatılar tesadüfi değildir.
İnsanın kendini yeryüzüne gönderilmiş bir görevli olarak algılaması, ilk bakışta varoluşa düzen ve anlam kazandıran bir çerçeve sunuyor gibi görünse de, uzun vadede düşünceyi askıya alan ve bireysel sorumluluğu eriten bir yapıya dönüşmektedir. Jung’un arketipler üzerinden yaptığı uyarılar ve Cioran’ın inancı bir teselli mekanizması olarak okuyan yaklaşımı, bu zihniyetin insan bilinci açısından neden sorunlu olduğunu göstermektedir. Bilinç, doğası gereği sorgulayıcıdır; emirle değil, belirsizlikle çalışır. Bu nedenle görev fikri, insanın bilincini beslemekten çok, onu sınırlar.
Son kertede mesele Tanrı’ya inanmak ya da inanmamak değil; insanın kendi varlığını düşünme cesaretini koruyup koruyamadığıdır. İnsan, kendini bir memur olarak konumlandırdığında, anlamı aramaktan vazgeçer; hazır anlamlarla yetinir. Oysa insanı taş ve ağaçtan ayıran şey, ona verilmiş bir görev değil; taşıdığı sorulardır. Bu sorular bastırıldığında, inanç uyuşturucu etkisiyle huzur üretir gibi görünür; fakat insanı şeyleştirir.


Yorum gönder