Yeterince Yakından Bakınca Her Şey Acı Verir
Byung-Chul Han’ın ”Palyatif Toplum” kitabına ve “acı” kavrayışına dair bir itiraz
Byung-Chul Han’ın modern insanın acıyla kurduğu ilişkiye dair eleştirileri güçlü bir yerden başlar: Bugün acıdan kaçıyoruz, bağ kurmaktan ürküyoruz, her şeyi palyatif bir rahatlık alanında tutmak istiyoruz. Bu tespit yabancı değil. Ancak Han’ın metninde zamanla bir kayma olur: Acı, tarihsel bir zorunluluktan çok, neredeyse bilinçli bir tercihmiş gibi ele alınmaya başlar. İtirazım da burayadır.
Modern öncesi insanın acıyla kurduğu ilişki, gönüllü bir ilişki değildi. Bu insanlar acıyı seçmediler; acı kaçınılmazdı. Tıbbın, ağrı kesicinin, antiseptiğin, alternatiflerin olmadığı bir dünyada yaşamak zorundaydılar. Seçenekleri yoktu. “Katlanmak” zorundaydılar. Bugün bile bu kelimeyi kullanıyoruz: acıya katlanmak. Bu, acının insan doğasına uygun, arzu edilen, bilinçli bir değer olduğu anlamına gelmez; tam tersine, kaçınılmaz olanla kurulan zoraki bir ilişkiye işaret eder.
Han, yer yer acının insanı Tanrı’yla, kaderle, uhrevi bir anlam alanıyla ilişkilendirdiğini söyler. Bu ontolojik olarak doğrudur; buna itiraz etmek güçtür. Ama burada da kritik bir ayrım kaçırılır: İnsan Tanrı’ya, kadere, duaya acıyı sevdiği için değil; acıya dayanabilmek için yönelmiştir. Eğer ağrı kesicisi yoksa, ot kullanmıştır. Ot yoksa, dua kullanmıştır. Dua da yoksa, kader fikrine sığınmıştır. Tanrı, çoğu zaman acının nedeni değil; acıya tahammül etmeyi kolaylaştıran ağrıkesicidir.
Bu da bize şunu söyler: Uhrevi anlam, acının kendisinden değil; acının fazlalığından doğar. İnsan, dayanamadığı noktada anlam üretir. Bu anlam üretimi, acının yüceltilmesi değil; acının ağırlığı altında ezilmemek için geliştirilen bir savunma biçimidir.
Han’ın metninde acı, zaman zaman tek bir torbaya doldurulur: Fiziksel acı, keder, hüzün, özlem, sevginin ağırlığı… Oysa bunlar aynı şey değildir. Bir annenin çocuğuna duyduğu yoğun sevginin taşıdığı ağırlık ile diş ağrısını ya da tedavisiz bir hastalığın verdiği ıstırabı aynı ontolojik düzlemde düşünemeyiz. Evet, bazı bağlar acı verir; ama bu acı, nihai amaç değildir. İnsan, acı çekmek için sevmez; sevdiği için acıya katlanır.
Modern insanın yaptığı şey, her acıyı ortadan kaldırmak değildir; bazı acıları artık anlamsız bulmaktır. Eskiden de hastalık olan şey, bugün hâlâ hastalıktır. Geçmişte ona hastalık denmemiş olması, onun varoluşsal bir erdem olduğu anlamına gelmez. Bugün biyolojiye, tıbba, psikolojiye yaslanarak bazı acıları azaltmamız, bağ kurma yetisini kaybettiğimiz anlamına gelmez; sadece insanın kendi yazılımını güncellemesidir.
Han’ın en kıymetli tespitlerinden biri şudur: Acı ortadan kalktığında, insan yerine bir şey koyar. Riskli sporlar, sınır deneyimleri, tehlikeli davranışlar… Bunlar “varım” deme çabalarıdır. Bu doğru. Ama buradan “o halde acıyı olduğu gibi muhafaza etmeliyiz” sonucu çıkmaz. Savaş meydanlarında hayatta kalmak için geliştirilen becerilerin bugün olimpiyatlara taşınması gibi, acı da dönüştürülebilir. Dönüştürülmek, inkâr edilmek değildir. Bu dönüşümü kimse “yozlaşma” olarak adlandırmaz. Kimse “neden artık birbirimize ok atmıyoruz?” diye yas tutmaz.
50 bin yıl önce mutluluk biçimimizle bugünkü arasında fark varsa, acıyla kurduğumuz ilişki arasında da fark olması kaçınılmazdır. Kültür, tam olarak budur: Aynı duygularla başka hayatlar kurabilme kapasitesi. Acıyı kutsallaştırmak, insanın bu kapasitesini görmezden gelmektir.
Sonuçta sorun acıdan kaçmak değildir. Sorun, acıyı hayatın tek derinlik ölçüsü haline getirmektir. Modern öncesi insan acıyla yaşamadı; acıya katlandı. Bugün bazı acılara katlanmak zorunda kalmamamız, varoluşun yüzeyselleştiğini değil; bazı yüklerden kurtulma imkanımızla ilgilidir.
İnsan acıyla anlam kurabilir; ama anlamın tek kaynağı acı değildir. Ve belki de modern insanın asıl eksiği, mutluluğun o kadar da mutlu etmediğini, yakından bakınca her şeyin acı verdiğini yeterince görememesidir.




Yorum gönder