Şimdi yükleniyor

Biz Buraya Nasıl Geldik?

Türkiye’de birkaç gündür insanlar çocukların silahlanıp okullara baskın yapmasını konuşuyor ve herkes aynı soruyu soruyor: Biz buraya nasıl geldik?

Ben bu soruya başka bir yerden bakıyorum.

Çünkü biz daha çocukken, “ata” diye öğretilen insanların büyük kısmı tarihte yüz binlerce insanı yerinden etmiş, kan dökmüş, savaşlarla ün kazanmış figürlerdi. Osmanlı’nın altı yüz yılda yaptığı üç yüzden fazla savaşa biz tek tek “fetih” ve “zafer” olarak bakıyoruz; ama o savaşların diğer tarafında ölen, sürülen, yurdundan edilen insanların hikâyesini hiç konuşmuyoruz. Bize ait olmayanı, bizden olmayana ait olanı, bizim gibi düşünmeyeni; düşman, tehdit, bertaraf edilmesi gereken unsur olarak görüyoruz. İnsan değil, yok edilmesi meşru bir engel gibi konumlandırıyoruz.

Tanrı’ya inanışımız bile çoğu zaman sevgiden değil, korkudan ve cezadan besleniyor. Nurdan ve sevgiden olduğuna inandığımız Tanrı’nın bile bizi ikna etmek için sonsuz işkenceyle tehdit ettiğine inanıyoruz. Kan dökmeyi, acıyı, cezayı, sindirmeyi kutsal anlatıların içine yerleştiriyoruz.

Ama bir kez olsun durup şu soruyu sormuyoruz:
İyi nedir?
Bizi iyi yapan şey nedir?
Ahlâk dediğimiz şey gerçekten neden ibarettir?

Bu toplum, 1960’ı, 62’yi, 63’ü, 71’i, 80’i, 93’ü, 28 Şubat’ı, darbe girişimlerini, muhtıraları, kapatma davalarını, Balyoz’u, Ergenekon’u, 27 Nisan’ı, Cumhuriyet mitinglerini, Gezi’yi, 15 Temmuz’u yaşadı. Kürsülerden insanlara hakaret edilmesini, linç kültürünü, kamusal aşağılamayı yaşadı. Ama bunların her birinin toplumsal kötülüğe nasıl katkı sunduğunu; bizi birbirimize karşı nasıl zehirlediğini, nasıl şirazemizden çıkardığını oturup adam gibi konuşmadı.

Biz hiç topluca muhasebe yapmadık.

Çünkü bizim gerçek anlamda bir ahlâk felsefemiz yok.

Daha küçücük çocukların okulları bastığı günlerin hemen ertesinde bu ülkede yetişkin adamlar ellerinde palalarla üniversite kampüslerinde öğrencileri kovalıyordu. Kimdi bunlar? Ülkücülerdi, şeriatçılardı, radikallerdi. Bugün mecliste birbirine bağıran, toplumu kamplara bölen insanlar da aynı kültürün devamı. Her mahalle diğerini Allah’ın belası görüyor. Herkes karşısındakinin ölümü hak ettiğini, başına gelen her hukuksuzluğa müstahak olduğunu düşünüyor.

Terör örgütü yönetmiş, mafya ilişkileriyle anılmış, şiddetle özdeşleşmiş insanlardan kahraman yaratıyoruz. Sonra onlardan adalet bekliyoruz. Sedat Peker bunun en küçük örneklerinden yalnızca biridir.

Şiddet bu toplumun kenarında değil; tam merkezindedir.
Kanımıza işlemiş, kültürümüze karışmıştır.

Daha kötüsü, işlediğimiz her insanlık suçundan sonra dönüp suçluyu hep dışarıda arıyoruz.
Evanjelistler.
Siyonistler.
İngiliz uşakları.
Yabancı medya.
Netflix.
Dış mihraklar.

Sanki biz aslında tertemiz insanlarmışız da birileri gelip bizi bozuyormuş gibi davranıyoruz. Sanki biz kimseyi öldürmez, kimsenin toprağını işgal etmez, kimseyi ideolojik sebeplerle hapse atmaz, kimsenin malına emeğine özgürlüğüne çökmezmişiz gibi bir masal anlatıyoruz kendimize.

Oysa gerçek şu olabilir mi diye bir kere olsun dürüstçe sormuyoruz:
Ya sorun bizsek?
Ya gerçekten hasta bir toplum oluşumuzun sebebi bizsek?
Ya ruhsal ve ahlâki olarak ağır bir çürüme içinde oluşumuzun bricik müsebbibi bizsek?

Bunu konuşmuyoruz.
Bunu düşünmüyoruz.
Bunu kendimize itiraf edemiyoruz.

Ve belki de hastalığımızdan daha büyük problem, bu hastalığa yüklediğimiz kutsallıktır. Çünkü biz kendi karanlığımızı yalnızca yaşamıyor; onu bir de ulvî, tarihî, millî, dinî anlamlarla süsleyip meşrulaştırıyoruz.

Tehlike de budur.

Çünkü kötülüğünü fark eden toplum düzelebilir.
Kötülüğünü erdem sanan toplum, nasıl düzelsin?

Yalnız bizim değil, bizimle yaşayan herkesin başı gerçekten ciddi derttedir.