Heidegger’in Kulübesi ve AKP
İbrahim Kalın, tarih mezunu olmasına rağmen doktora tezini Molla Sadrâ özelinde varlık, akıl ve sezgi üzerine yazmıştır. Yazdığı kitapların neredeyse tamamı da bu doktora tezinin farklı açılardan yeniden yorumlanmış hâli gibidir. Akıl ve Erdem’i okuyalı epey yıl oldu; birçok kitabını da okudum. İki gündür Heidegger’in Kulübesine Yolculuk’u okuyorum ve bu da aynı çerçevenin içinde. Açıkçası yeni bir kitap okuyormuşum hissi vermedi. O kadar sakat, o kadar çocukça, o kadar üstüne düşünülmemiş ki; sanki paragrafları alt alta dizmiş ve okuyucuya “al, ne yaparsan yap” demiş.
Yıllardır sarayda çalışma ofisi olan, AKP gibi problemli bir organizasyonun parçası olan, birkaç yıldır da millî istihbarat işleriyle meşgul bir insan; nasıl oluyor da bunca akıldan, erdemden, dünyevileşmeden, araçsallaştırmadan, manipülasyondan, münzevilikten söz edip sabah kalkınca yine aynı işe, aynı ofise, aynı ekibe dönebiliyor? Bu delilik değil midir?
Gerçi başka bir ihtimal daha var: gevezelik.
Evet, gevezelik yapıyor olabilir. Belki de sahip olduğu mesleğin ve içinde bulunduğu ortamın dışına çıkmadan; ama dışına çıkma ihtiyacını da çıkıyormuş gibi yaparak bastırmanın yolunu bu gevezelikte buluyordur. Farklı hissetmenin, kendini başkalarından ayırmanın, zihinsel bir üstünlük vehmetmenin aracını burada buluyordur.
Bir yerde şöyle diyor: “Asli ve birincil olan, insanın güven, huzur ve sekinet bularak kendini gerçekleştirdiği yerde yaşamasıdır.”
Bunu okuyunca içimden, “Buna izin verseniz keşke,” demek geçti; demedim.
Bir başkası da, kendine hiç bakmadan, kendinden hiç utanmadan, büyük bir özgüvenle daha adil bir dünyanın mümkün oluşundan bahsediyordu.
Bizi inşa etmeyen, bize yol göstermeyen, yapıp ettiklerimize hiçbir faydası olmayan fikirleri neden kitaplaştırır, basar ve satışa çıkarırız ki? İnsan bunu neden yapar? Neden yapsın?
Evet, doğu bildiniz. Bu soruya tumturaklı bir cevabım var.
Kitabın bir yerinde şöyle söylüyor:
”Heidegger’in Aydınlanma ve moderniteye yönelik temel eleştirisi bu noktaya odaklanır. Tekno-bilimci bakış açısı, tabiatın manipüle edilmesinden çok daha köklü ve derin bir dönüşümü ifade eder. Varlık’ın hakikatinin unutulması, ışığının karartılması ve açık alanının kapatılması, yeni ve yıkıcı bir var olma biçimine kapı aralamıştır. Nietzsche’nin güç istemi yahut iktidar arzusu olarak ifade ettiği temel güdü, modern insanın Varlık’a ve hakikate açılan tek penceresi hâline gelmiştir. Bu arzunun önünde duran her şey rölativize edilmeye, buharlaştırılmaya, anlamsız ve işlevsiz hâle getirilmeye ve son kertede ortadan kaldırılmaya mahkûmdur. Varlık’ın açık alanı, Kartezyen egonun demir pençeleri ve tekno-medeniyetin dozerleriyle yerle bir edilmiştir.”
AKP’de 15 yıl siyaset yapıp böyle bir paragraf yazabilmek bana tuhaf geliyor. Omuzlarından tutup sarsarak, “Yapmayın lan o zaman,” demek geliyor içimden. Evet, elbette ki onun burada bizim ölümlü iktidarlarımızdan bahsettiğini; o ulvî şahsiyetin iktidarının mevzuyla alakası olmadığını biliyorum.


Yorum gönder