Kendine Psikanalist
Bu cümleyi biraz bükerek düşünelim…
“İnsanları kendileriyle ancak kendileri denen şeyin ne olduğunu anlatarak barıştırmaya çalışabiliriz.” Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine.
Bu cümlede beni en çok etkileyen ifade “kendileri denen şey” oldu. Dikkat edin; burada “kişilik”, “karakter” ya da “benlik” denmiyor. “Kendileri denen şey” deniyor. Sanki insanın sandığı kadar açık, tamamlanmış ve hazır bir benliği yokmuş gibi… Psikanaliz de tam burada başlıyor. Çünkü insan, kendisini bildiğini sanıyor; oysa hayatını çoğu zaman hiç tanımadığı arzular, korkular, yaralar ve savunmalar yönetiyor. Bu yüzden psikanalistin görevi insana yeni bir benlik vermek değildir. Görevi, zaten onun içinde konuşmayı bekleyen ama yıllardır susturulmuş sesi duyurabilmektir. İnsanın kendisiyle barışması, önce kendisini sevmesi değil; önce kendisini tanımasıdır.
Bu nedenle belki de psikanalistin en temel sorusu “Sen ne düşünüyorsun?” değildir. Daha derin bir soru sorar: “Bu konuşan gerçekten sen misin?” Eğer konuşan yalnızca ailenden, toplumundan, dininden, ideolojinden, korkularından ve arzularından devraldığın seslerse, ortada henüz “sen” yoktur. İnsan bazen ömrünün yarısını, kendi sesi sandığı başkalarının sesini dinleyerek geçirir.
Buraya kadar olan kısmı biraz daha bükmek istiyorum.
Acaba toplum için, kolektif yaşam için asıl tehlike gerçekten kendisiyle kavgalı insan mıdır? Yoksa kendisini hiç tanımadığı hâlde kendisiyle fazlasıyla barışık olan insan mı? Çünkü kendisini sorgulamayan insan, doğrularını da sorgulamaz. Kendi içindeki boşluğu göremeyen insan, o boşluğu başkalarını kendisine benzeterek doldurmaya çalışır. İşte o zaman ailede otoriter baba, siyasette despot lider, dinde fanatik, ahlakta mutlakçı, düşüncede dogmatik ortaya çıkar. Psikanalitik açıdan bakıldığında bunların ortak özelliği güçlü bir benliğe sahip olmaları değildir; tam tersine, tanınmamış ve kırılgan bir benliği kesin doğruların arkasına saklamalarıdır.
Bizi ve toplumu kendisine benzetmek isteyen insanlara ancak “kendileri denen şeyin” ne olduğunu anlatarak karşı koyabiliriz. Asıl zor olan, kendisini hiç tanımadığı hâlde kendisiyle tam bir uzlaşma içinde yaşayan fakat toplumla kavgalı insana, uzlaştığı şeyin aslında kendisi olmadığını gösterebilmektir. Çünkü insanın en güçlü yanı inançları değildir; en görünmez yanı, o inançları kimin adına taşıdığıdır. Kendisini yolda görse tanımayacak kadar kendisine yabancı olan insan, çoğu zaman dünyayı kendisine benzetmeye çalışır. Belki de uygarlığın bütün direniş biçimleri, insanı başkasına benzetmek için değil, insanın önce kendisine benzeyebilmesi içindir.
Bu yüzden ideolojiler, dinler, ahlak sistemleri ve hatta bilim bile iki farklı şekilde kullanılabilir. Ya insanın kendisini anlaması için bir ayna olurlar ya da insanın kendisini başkalarına dayatmasının aracı hâline gelirler. Aynı fikir bir insanı alçakgönüllü de yapabilir, kibirli de. Aradaki farkı belirleyen şey, insanın kendi karanlığıyla tanışıp tanışmadığıdır. Kendisini tanımayan insan, elindeki her hakikati bir silaha dönüştürür. Kendisini tanıyan insan ise aynı hakikati yeni sorular sormanın aracına dönüştürür.
Dünyanın en büyük trajedisi şu olabilir: İnsanlar kendilerini bulmadan kimlik buluyorlar. Önce bir ideolojinin, bir dinin, bir milletin, bir partinin ya da bir grubun mensubu oluyorlar; sonra da bütün ömürlerini o kimliğin içini doldurmaya çalışıyorlar. Oysa yapılması gereken bunun tam tersidir. Önce insan kendisini tanımalıdır. Çünkü kendisini tanımadan seçtiği her kimlik, onu özgürleştirmekten çok gizler.
Ve sonunda geriye tek bir soru kalır:
“Konuşan gerçekten kimdir?”
Şu anda konuşan ses gerçekten bize mi ait? Yoksa ailemizden, toplumdan, gelenekten, korkularımızdan, ideolojilerimizden ve inançlarımızdan ödünç aldığımız sesler mi konuşuyor? İnsan bazen ömrünün yarısını, kendi sesi sandığı başkalarının sesini dinleyerek geçirir.
Belki de uygarlığın bütün büyük mücadeleleri tam burada başlıyor. Çünkü mesele insanı herhangi bir şeye benzetmek değildir. Mesele, insanın önce kendisi dene şeyin ne olduğunu anlamasını sağlamaktır. Kendisini yolda görse tanımayacak kadar kendisine yabancı olan insan, dünyayı kendisine benzetmeye çalışır. Kendisini gerçekten tanıyan insan ise kimseyi kendisine benzetme ihtiyacı duymaz.


Yorum gönder